Gönül Dicle İpekçi Web Sayfaları

29 Haziran 2014 Pazar

'Sinemanın Şairi Krzysztof Kieslowski







“Sinema hiçbir şeyi değiştiremez; ama insanların birçok şeyi anlamalarını sağlar. Dünyayı değiştirecek olan şey filmler değil, o filmleri izleyen insanlardır.”

Krzysztof Kieslowski


Onun için ne söylense az gelecektir. Çünkü, aşk duygusunun ne kadar saf ve zarif olabileceğini ondan öğrendim  Aşk’ın yanı sıra, "ölüm"ün ne kadar hayattan bir parça olduğunu da ondan öğrendim… Hayatın, ona dikkatli baktığımız zaman  aslında tesadüf dediğimiz şeyin olmadığı tıkır tıkır işleyen koca bir saat olduğunu kendi gözlerimle göremezken onun filmlerini izleyerek bizlere yansıttığı kadrajından gördüm.

Şüphesiz o ‘Sinemanın şairi’’dir. İyi doğdun 
Krzysztof Kieslowski  (27 Haziran 1941).

Saygıyla ve alkışlarla....

28 Haziran 2014 Cumartesi

Dili Dünya, Kendinizi de Nokta Zannetmek...


Çocukken en sevdiğim şeydi benim okumak, okurken başka dünyalara gitmek… Okuma yolculuğu için tüm sokaklardan, arkadaşlarımdan vazgeçmek… Yolculuk öyle sadece bir yerlere gitmekle olmaz, bunu anladığınız gün belki de hayatınızda bir şeylerin değişeceği gündür. Okurken başka dünyaları algılayıp, kendi hayatınızı sorgulamaya başlarsınız.



Kitaplardan Seçmeler



Fransız varoluşçu yazar Jean Paul Sarte der ki “Dünyayı dil aracılığıyla keşfettiğim için, dili dünya sandım”. İşte insanlığın yolculuğu tam da burada başlar, benimki ise dili dünya sanıp, kendimi nokta zannetmekte... Okudukça küçülüp, küçüldükçe okumakta...

Dili algılayınca aşkı da ayrı algılar insan, sınırların ötesinde sevmeyi öğrenir, şairlerin en güzel satırlarında bulur kendini… Turgut Uyar’ı, Cemal Süreyya’yı, Edip Cansever’i keşfeder insan. Sevmenin acı çekmek demek olduğunu, dilin kelimelerin kifayetsiz olduğunu satır aralarında fark eder.  


Sonra okumalar yetmez, düşündüklerinizi biriktirir, biriktirdiklerinizi yazarsınız. Kağıt kalem olmadığında  bile, beyninize not almaya başlar hale gelirsiniz her şeyi.  Hatta Orhan Pamuk bununla ilgili der ki “İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum.” Bir yazarın hikayesi böyle başlıyor, okurun hikayesi onu anlamakta, benim hikayem yolculukta… Peki sizin hikayeniz nerede başlıyor?

26 Haziran 2014 Perşembe

Yaratıcı ve Mutlu Çocuklar


Bir gün yolunuzu kaybederseniz,
Bir çocuğun gözlerinin içine bakın.
Çünkü bir çocuğun bir yetişkine,
Her zaman öğretebileceği
Üç şey vardır;  der Paulo Coelho

Görke ve Berke arkadaşları Yosun, Melisa ve Lara ile

1- Nedensiz yere mutlu olabilmek.
2 -Her zaman meşgul olabilecek bir şey bulmak
3- Ve elde etmek istediği şey için tüm gücüyle savaşmak.


Çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var aslında, en kötü anlarında bile onları güler yüzle görebiliyoruz. Yaratıcılık özellikle onların vazgeçilmezi. Örneğin, okulda oynamak için top bulamadıkları zaman top yerine  küçük su şişesi top olabiliyor. Beraberce film izleyip dans edebiliyorlar. Özgürlükleri kısıtlanmadığı sürece sıkılmayı bile bilmezler. Bir şeyi çok istedikleri zaman onu elde etmek için türlü yollara başvururlar. Her zaman bir meşguliyetleri vardır. 

O halde onlardan öğrenmemiz gereken daha çok şey var......



24 Haziran 2014 Salı

Küçük Prens


Küçük Prens... Uzun zamandan beri çocuklarıma okutmak istediğim bir klasik. Bu yaz öğretmenleri onlara güzel bir yaz ödevi verdi. Bir hikaye kitabı okurken; Hikaye' nin unsurları, ana karakter, yer, hikayenin adı, zaman, olay, ana fikir gibi temalar üzerinde dosya hazırlamalarını istedi. Benim önerdiğim ilk kitap Küçük Prens oldu.Bu güzel ve akıcı kitabı okumalarını önerdim onlara. Çünkü her okuduğumda duygulandığım çok ama çok sevdiğim bir klasikti.. Bir çocuğun duygularının, isteğinin hayallerinin asla göz ardı edilmemesi gerektiğini öğreten bir hikaye. İsterseniz  gelin ilk bölümünü beraberce inceleyelim....


Küçük Prens-/Antoine de Saint-Exupéry, 1. Bölüm

...


Altı yaşımdayken, ilk çağın ormanlarını anlatan '' Gerçek Öyküler'' adlı bir kitapta çok güzel bir resim görmüştüm. Bir boa yılanı avını yutmak üzereyken resmedilmişti. İşte bu çizimin bir kopyası: 

Kitap ta şunlar yazılıydı: ''Boa yılanı avını çiğnemeden bütün olarak yutar ve hareket edemez hale gelir. Sonra da onu sindirebilmek için altı ay boyunca uyur.'' Bu orman maceraları üzerinde uzun uzun düşündüm. Sonra renkli bir kalemle ilk resmimi yapmayı başardım. 1 No' lu resmim işte böyle bir şeydi:



Şahaserimi büyüklerime gösterdim ve korkup korkmadıklarını sordum. Ama onlar ise : '' Korkmak mı? Bir şapkadan niye korkalım ki'' dediler. Oysa çizdiğim resim bir şapkaya ait değildi. Koca bir fili sindirmekte olan bir boa yılanını çizmiştim ben. Neyse, büyükler anlayabilsin diye başka bir resim daha çizdim. Bu kez boa yılanının midesindeki fili açık seçik göstermiştim. Şu büyüklere hep açıklama yapmak gerekiyor nedense. Neyse ikinci resmim ise şöyle bir şey oldu:



Bu kez büyüklerin cevabı boa yılanını içten veya dıştan çizmeyi bir yana bırakıp, coğrafya, tarih, aritmetik ve gramerle ilgilenmemi tavsiye etmek oldu. Böylece altı yaşımdayken resim karakterimi terk etmek zorunda kalmıştım. ilk iki resmimin başarısız olması beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Büyükler kendi başlarına hiçbir şeyi anlayamıyor, çocuklar ise aynı şeyin tekrar tekrar anlatılmasından sıkılıyorlardı. Bu yüzden başka bir meslek seçmek zorunda kaldım ve pilot oldum. Dünyanın hemen hemen her yerine uçtum. Doğrusunu isterseniz coğrafya bilgilerim çok işime yaradı.Şimdi bir bakışta Çin ile Arizona'yı birbirinden ayırabiliyorum. Ayrıca gece vakti kaybolduğunuzda coğrafya çok işinize yarar.Neyse mesleğim gereği yaşamım boyunca birçok önemli insanla bir arada bulundum. Büyüklerle çok vakit geçirdim. Ama korkarım bu yakın ilişkiler bile benim onlar hakkındaki düşüncelerimi değiştirmedi. Ne zaman yeterince zeki olduğunu düşündüğüm biriyle karşılaşsam o na hemen 1 No' lu remimi gösterirdim.( Bu remi hep yanımda taşıyordum çünkü ilk deneyimimdi.) Bakalım onu gerçekten anlayabilecekler miydi? Ama hepsi bunun bir şapka olduğunu söyledi. Bu yüzden bende boa yılanlarından, ilk çağdaki ormanlardan, ya da yıldızlardan bahsetmeyi bırakıp onların seviyesine indim.Onlarla briç, golf, politika, ve boyun bağları hakkında konuştum. Böylece bu yetişkinler benim gibi duyarlı biriyle karşılaştıkları için mutlu oldular.










23 Haziran 2014 Pazartesi

Pulbiber Mahallesi



Sıkıntılardan bir ev kurdum yıllar sonra. 
Güzel günlerimiz oldu. 
Ne parantez açmak isterdim ne bir virgül koymak. 
Onlara ne söylemeliyim. 
Bir şey söylemem gerekir mi? 
İnsanlar aradığında gelmezler, aramadığında keşke beni çağırsaydın derler. 

Didem Madak,/Pulbiber Mahallesi (Kendim Ettim Kendim Buldum Syf:85)

'' Sıkıntı ''

   Taraf’ın sürmanşetinde yer alan Boğaz fotoğrafına Pamuk, “Sıkıntı” konulu bir yazı yazdı.

Sıkıntı.... Çok sık gördüğüm bu manzaraya beni aşkla bağlayan şey ayrıntılar değil, görüntünün verdiği duygu...
Şairin, “hava kurşun gibi ağır,” dediği şeye benziyor bu duygu ama tam o değil. Karamsarlık? Belki biraz, ama fotoğraftan daha güçlü bir ışık demetinin geleceğini de seziyoruz. Gene de manzaranın bana verdiği duyguyu ve kelimeyi anlamaya çalışırken kafam karışıyor.
Belki de “sıkıntı” kelimesini şu son altı ayda herkes çok sık kullanmaya başladığı için. 
Eskiden “dert”, “mesele”, “problem”, “sorun”,“huzursuzluk”, “zorluk”, “kafa karışıklığı” dediğimiz şeylere son altı ayda hep bir ağızdan “sıkıntı” demeye başladık.
Geçmişte daha çok “iç sıkıntısı” ve “zorluk” anlamında kullandığımız kelime şimdi çok yaygınlaştı ve sözlük köşelerinden çıkıp hayatının en şenlikli günlerini yaşamaya başladı. “Bir sıkıntı yok efendim, ödemeniz gelmiş,” diyor telefondaki sekreter. “Orada bir sıkıntı var,” diyor gerçeği tam söyleyemeyen iyi niyetli arkadaş. “Bir sıkıntı kalmadı!” diyor, mutfaktaki tıkalı boruyu açan tesisatçı, elinde çanta kapıdan neşeyle çıkarken. “Yedi harfli kelimeler genellikle sıkıntı yaratıyor,” diyor bilmece programını sunan sevimli bey bizi de şaşırtmak isterken.
Kelimenin böyle böyle yeni anlam ve çağrışımlar yüklenerek hamaratlıkla çok iş görüp yaygınlaşması beni heyecanlandırıyor. Fakat bu yeni kullanım ve anlamların da –başka kelimelerin başına bir zamanlar geldiği gibi– yavaş yavaş unutulacağını, güngörmüş pek çok eski kelime gibi “sıkıntı”nın sözlükte bilinen alçakgönüllü kullanımına geri döneceğini yazar tecrübesiyle biliyorum.

O hâlde, manzara şimdi bana bunu sezdiriyor: Şimdi çok sıkıntı var.

Orhan Pamuk 


24 Şubat 2013 tarihli Taraf’ta kendi çektiği fotoğraf ve hakkında yazdığı yazısı. Kendi çektiği fotoğraflar ve hikayelerini kaleme aldığı Taraf' ta ilk yazısı ''Sıkıntı'' başlığıyla çıkmıştır.

22 Haziran 2014 Pazar

Sen Aydınlatırsın Geceyi



Juliet:
Kimsin sen? Böyle geceye gizlenerek
Sırrımı öğrenmeye gelen kim?
Romeo:
Bilmem nasıl söylemeli kim olduğumu
Bir ad kullanarak! Ey güzel ermiş,
Nefret ediyorum adımdan ben de
Sana düşmandır diye.
Ben yazmış olsaydım, şimdi yırtar atardım onu.
Juliet:
Daha yüz söz bile içmedi ağzından kulaklarım,
Ama bu sesi tanıyorum:
Sen Romeo değil misin, Montague’lerden hem de.

Romeo:
Ne oyum, ne de öbürü güzel ermiş,
Hoşlanmıyorsan eğer.
Juliet:
Nasıl geldin buraya söyle, hem niye?
Bahçenin duvarları yüksek, zor aşılması,
Kim olduğunu düşün bir de,
Mezar olur sana bu yer, bizden görürlerse.

Romeo:

Aşkın hafif kanatlarıyla aştım bu duvarları,
Durduramaz sevgiyi çünkü taştan sınırlar;
Hem aşkın isteyip de başaramadığı ne var!
Engel olamaz bana bu yüzden akrabalar.

Juliet:

Bir görürlerse, sana kıyarlar.

Romeo:
Hayır, daha çok tehlike saklıdır senin gözlerinde
Onların yirmi kılıcından! Tatlı bak yeter;
Korur beni onların düşmanlığına karşı.

Juliet:
Dünyada istemem senin burada görülmeni.

Romeo:

Saklar beni onlardan gecenin pelerini;
Beni bulsunlar ne çıkar, yeter ki sen sev beni:
Geç ölmektense senin sevginden yoksun
Yaşamıma son versin kinleri daha iyi.

Juliet:

Kim yardım etti sana, burayı bulman için?

Romeo:
Aşk yardım etti, aramamı fısıldayarak;
O bana akıl verdi, ona göz oldum ben de.
Denizci değilim, ama uzak denizlerde yıkanan
Uçsuz bucaksız kıyılar kadar uzak olsan da sen
Sana ulaşmak için açılırdım denizlere.

Juliet:
Biliyorum, gecenin maskesi var yüzümde,
Olmasaydı eğer, duyduğun için demin söylediklerimi
Nasıl kızardığını görürdün yanaklarımın.
Çok isterdim ah bir güzel uyup göreneklere
Demin söylediklerimin tümünü inkar etmeyi!
Ama uğurlar olsun görgü kurallarına.
Seviyor musun beni? “Evet” diyeceksin, biliyorum,
Sözüne güveneceğim ben de; ama yemin edeyim deme,
Belki de tutamazsın; Zeus alay edermiş, derler
Sözünü tutamayan aşıklarla.
Romeo, beni seviyorsan, söyle bana açıkça.
Kolayca elde edilmiş sanıyorsan beni eğer,
Çatayım kaşlarımı, naz yapıp “hayır” diyeyim sana,
Ta ki sen kapanasın ayaklarıma.
Yoksa dünyada yapmam öyle bir şey.
Doğrusunu istersen güzel Montgue,
Çılgınca seviyorum seni; belki de bu yüzden
Hoppaca buluyorsundur benim hareketlerimi;
Ama inan sevgilim, daha bağlı olacağım sana
Daha kurnaz olup da çekingen duranlardan.
İtiraf edeyim ki, daha çekingen davranmalıydım,
Ama farkına varmadan ben, seni sevdiğimi,
Ağzımdan işitmişsin. N’olur bağışla beni,
Hafifliğe yorma sakın
Karanlık gecenin açığa vurduğu çaresizliğimi.

Romeo:

Sevgilim, şu meyve ağaçlarının tepelerini gümüşleyen
Kutsal ay üzerine yemin ederim ki…

Juliet:

Yemin etme kararsız ay üstüne sakın;
Yörüngesinde her gece yön değiştiren ay gibi,
Değişken olur sonra senin de aşkın.

Romeo:
Ne üstüne yemin edeyim?

Juliet:
Hiç yemin etme; ama ille de edeceksen,
O tanrı bilip tapındığım
Sevimli varlığın üstüne et yeminini.

Romeo:
Eğer yüreğimdeki sevgi…

Juliet:
Dur, yemin etme yine.
Senin varlığın bana sevinç veriyorsa da,
Sevinç duyamıyorum bu geceki anlaşmadan;
Pek acele, birden oldu, düşünüp taşınmadan;
Daha “çaktı” diyemeden çakıp ta kaybolan
Yıldırıma benziyor. Tatlım, iyi geceler!
Bu sevgi tomurcuğu, öbür görüşmemizde,
Yazın olgunlaştıran soluğuyla dönüşebilir güzel bir çiçeğe.
İyi geceler! İyi geceler! Yüreğimdeki dinginlik ve huzur
Dolsun senin gönlüne de!

Romeo:
Ah, sana doymadan mı bırakacaksın beni böyle?

Juliet:
Nasıl bir doygunluk bekliyorsun ki bu gece?

Romeo:
Aşkının katışıksız yeminini benimkine karşılık.

Juliet:
Onu sana verdim bile, sen daha istemeden,
Olsa da keşke bir kez daha versem.

Romeo:
Geri mi alacaksın yine? Peki, neden sevgilim?

Juliet:
İçtenlikle geri vermek için sana.
Elimde olan bir şeyi istiyorum hem,
Cömertliğim uçsuz bucaksız denizler gibi,
Denizler gibi derin sana olan sevgim.
Sana ne kadar verirsem, o kadar çoğalıyor bende kalan,
Sonsuz çünkü ikisi de.
Seslendiler içerden, hoşçakal, canım sevgilim!
Geliyorum dadıcığım! Unutma beni, tatlı Montague!
Biraz bekle, şimdi gelirim.

Romeo:
Ey kutsanmış mutlu gece! Korkuyorum gecedir diye,
Bütün bu inanılmayacak tatlı şeylerin bir düş olmasından

Juliet:

İki kelimecik daha, sevgili Romeo,
Sonra da gerçekten iyi geceler sana!
Saygıdeğerse aşkının eğilimi,
Amacın evlenmekse, bildir göndereceğim adamla,
Nerede, saat kaçta yapmak istiyorsan töreni;
O zaman tüm varlığımı sana adar,
Ardın sıra gelirim ta ölünceye kadar.
Ama kötüyse niyetin sana yalvarırım…
Vazgeç bundan, başbaşa bırak beni kederimle.
Yarın birini yollarım.

Romeo:

Ancak seninle yaşar ruhum.

Juliet:
Binlerce kez iyi geceler sana!

Romeo:
Binlerce kez beter olsun gece, senin ışığın yoksa.
Öğrenciler nasıl ayrılırlarsa ders kitaplarından
Öyle koşar seven sevdiğine giderken;
Okula nasıl canı sıkkın giderse öğrenciler,
Öyle ayrılır seven sevdiğinden.

William Shakespeare, Romeo & Juliet

Fotoğraf: Onur Ünlü, “Sen Aydınlatırsın Geceyi” filminden.

21 Haziran 2014 Cumartesi

Nuri Bilge Ceylan Gözüyle En İyi On Film

Sinema, duygular, düşler ve içgüdü dünyalarını anlatmak için en iyi araçtır.” 
Luis Bunuel











Nuri Bilge Ceylan'ın gözünden en iyi 10 Film
 
  1. L’eclisse (1962, Yön: Michelangelo Antonioni)
  2. L’avventura (1960, Yön: Michelangelo Antonioni)
  3. Scenes from a Marriage / Scenes from a Marriage (1973, Yön:Ingmar Bergman)
  4. Shame / Skammen (1968, Yön: Ingmar Bergman)
  5. Au Hasard Balthazar (1966, Yön: Robert Bresson)
  6. A Man Escaped / Un condamné à mort s’est échappé ou Le vent souffle où il veut (1956, Yön: Robert Bresson)
  7. Late Spring / Banshun (1949, Yön: Yasujirô Ozu)
  8. Tokyo Story / Tôkyô monogatari (1953, Yön: Yasujirô Ozu)
  9. Andrei Rublev / Andrey Rublyov (1966, Yön: Andrei Tarkovsky)
  10. Mirror / Zerkalo (1975, Yön: Andrei Tarkovsky)
”Düşlerimiz bizim gerçek yaşamlarımızdır.”

Federico Fellini

20 Haziran 2014 Cuma

Sünnet Yaşı

Gecikmeli de olsa 8 yaşındaki ikizlerimin sünnet günü geldi çattı. Artık kaçışı yok.. 

Doğumlarından bir ay sonra sünnet ettirmeyi çok istemiştim aslında. Çünkü çocuk dünya ya geldikten 1 ay  ve ya en fazla 3 ayı geçirmeden önce , yani dünyaya adaptasyonunu sağladıktan sonra yapılacak olan sünnet daha sağlıklıdır. Yeni doğan dönemde sünnet yapılması idrar yolu enfeksiyon gelişme riskinin azalmasında da büyük rol almaktadır. Nedense çocukları büyüttüğüm zaman bayağı bir dağılmıştım ve artık zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Daha sonra da Psikologlar tarafından 2 ile 7 yaş arası sünnet yaptırmanın sakıncalı olduğunu öğrenince artık  en doğrusu 8 yaş dedim ve okul kapanır kapanmaz yaptırdım. Önce sağlık dedik ve merasimi erteledik.

Çocuk Cerrahisi eşliğinde başarılı bir operasyondu..
Görke oldukça rahattı.

İğne yapılırken biraz tedirgin olduk ama sonradan harika geçti  ve ben büyük bir cesaretle tüm operasyonu bizzat izledim. Sünnetten önce geçirdiğimiz tıbbi muayene ile genel anestezi ye ihtiyaç olmadığını belirtti doktorumuz. Ve lokal anestezi ile üzerimizdeki büyük stresi atmış olduk. Ve erkekliğe ilk adımımızı atmış olduk. Darısı sünnet olmayan çocukların başına.. Ama gecikmeden ve mümkünse dünya ya geldikten 1 ay sonra..

Sağlıklı günler dileğiyle...


19 Haziran 2014 Perşembe

''İyi İnsanlar''



—Biliyor musun, Volodya, öyle sanıyorum ki, siz düşünen insanlar kendinizi daha büyük sorunların çözümüne adasaydınız şimdi üzerinde didinip durduğun şu ıvır zıvır şeyler kendiliğinden, ikincil çalışmalarla çözülüverirdi. Bir kenti tepeden görmek için balona binip havalansan ister istemez kırları, ağaçları, ırmakları da görürsün. Sitearin elde etmek için didinip çabaladığında ikincil bir ürün olarak gliserin geçer eline. Bana öyle geliyor ki, çağımızın düşüncesi aynı noktaya çakılıp kalmış, bir adım ilerlemiyor. Şimdiki düşünce tarzımız önyargılara dayanıyor, o yüzden uyuşuktur, korkaktır, tutucudur. Seninle ben yüksek dağlara tırmanmaktan nasıl korkuyorsak, düşünürlerimiz de geniş, dev adımlarla atılım yapmaktan çekiniyor.
Anton Çehov, Bütün Öyküler 3 s.223, ''İyi İnsanlar''

Kürk Mantolu Madonna



Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, Raif efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz İnsanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: “Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?” Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna

14 Haziran 2014 Cumartesi

Karne Günü

Karne günü en nihayet geldi ve bir yılı daha geride bıraktık. Bu karneyi aslında çocuklarımızdan sonra biz hak ediyoruz. Fazlasıyla emek veren biz anneler...

Emeğini esirgemeyen sınıf öğretmenimizle

Karne mutluluğu 



















Bir yıl daha bitti. Ve artık 3. sınıfa geçtik. Daha zor bir yıl daha fazla emek daha fazla stres olacağız. Ama önce tatilin tadını çıkaracağız.. Hak ettiğimiz tatili planlı programlı bir şekilde yaşayacağız. Mutlu anne mutlu çocuk ve başarılı karne... Darısı mezuniyetlerine...



10 Haziran 2014 Salı

Kötü Anne

Bu yılda iyisiyle, kötüsüyle, stresiyle birlikte bitirdik. Erken bitirdik derslerimizi dolu dolu bir yılı geride bırakıyoruz ve Cuma günü karnelerimizi alıyoruz. Biraz benim çabam ama fazlasıyla sınıf öğretmenimizin çabasıyla verimli bir yıl olduğunu düşünüyorum. Ama yaşadığımız stres çocuklarımın okul hayatı boyunca hep devam edecek sanırım. Çünkü 4+4+4 eğitim sistemiyle tanışmıştık, ve dolayısıyla 5.5 yaşında ilkokula başlamıştık.

Geçen yıl Görke okuma bayramında
Berke okuma bayramında
 
Bu çok büyük bir şanssızlıktı bizim için. Fiziki açıdan yaşıtlarıyla bir fark olmadığı için hatta daha iri oldukları için rapor almadım ve çocukları erken başlattım. Önceleri çok iyi giden bir sitem uygulandı ve çok mutluydum. Ancak çocukları tam yaşında başlayan velilerin devamlı söylenmeleri; Çocuklarımız sıkılıyor, oyun hamuruyla neden oynuyorlar, bu nasıl bir eğitim sistemi, okulda oturacaklarına evde otursunlar da okula hiç gitmesinler daha iyi, ya da ikinci sınıfa geçiş yapmaya çalışan veliler,  ana okula mı gönderdik vs  gibi söylemlerle öğretmenlerin işlerine fazlaca karışmış olmaları nedeniyle, benim çocuklarım ve onlar gibi rapor almayıp ilkokula başlayanlar uygulanamayan ve eğitimi daha da zorlaştıran bir sistemin kurbanı oldular.Geçen yıl sınıf anneliğini üstlenmemin nedeni iki çocuğuma okulda sahip çıkabilmekti. Çünkü çok tedirgindim. Nasıl olacak, ne yapabilirim, gibi düşüncelerle inanın çok zorlu bir yıl geçirdim.Ve çocuklar,okuma yazmayı dahi öğrenemediler tam anlamıyla . Çünkü bocaladık çok bocaladık. Oyun yaşındaki çocuğa test çözdüremedik yazı yazdırmakta zorlandık. 


Ve aslında Mayıs ayında okuma ya geçilmesi planlanan eğitim sistemi tam olarak uygulanamadığından bomboş bir yıl geçirdik. Özellikle Berke de çok zorlandım diyebilirim. Çünkü oyun yaşındaki ve hala ana okula gitmesi gereken Berke sınıfta kendi araç gereçlerinden çok çabuk bıkıp arkadaşlarının renkli kalemleri, kalem kutuları, renkli su mataralarını kendine oyuncak gibi görüyordu. Dolayısıyla onlara sahip olamayınca arkadaşlarıyla zor durumlara düşüyordu. O günleri düşündükçe inanın kahroluyorum.Fiziki açıdan bakıldığında belki o kadar küçük görünmeseler de zeka yaşları henüz küçüktü.5.5 yaşındaki çocuğun zekası vardı. Futbola, topa çok meraklı olan Görke okulda top oynamak yasaklanınca su şişesinden kendine top yapmayı ihmal etmiyordu. Ve aklımızı devamlı oyuna çalıştırıyorduk neden çünkü çok küçüktük henüz ilkokul sıraları için.Ve oyuna doymak mümkün değildi. Top yasaklanmış olsa da çareler tükenmiyordu, çünkü yerimizde duramıyorduk

Top yerine su şişesi hazır

Hooooop ve gooooooolllllll

Oyun oynamaktan kendini almayan ve çok terleyen Görke yi hastalıktan koruyup kollayabilmek için hep okuldaydım.Sabahları çocuklarını okula bırakıp eve giden annelere çok özeniyordum.Bazen eve gidince oh öğretmenimiz bugün aramadı beni derken telefon çalıyordu. Öğretmenimiz beni çağırıyordu okula doğal olarak çünkü Görke ya da Berke üzerini ıslatmış veya çok terlemiş veya top oynarken düşmüş ve bunun gibi birçok nedenden dolayı artık okul bahçesini mesken edinmiştim.Bu yıl biraz daha büyüdük pek tabi. Başka bir okul başka bir öğretmen ve başka arkadaşlar çünkü yine milli eğitimin sistemi değişmişti ikili öğretimin bitmesi gerekiyordu. Bizim Koç İlköğretim ortaokul olmuştu dolayısıyla bizler de yakınındaki Gesoğlu ilkokulu na taşındık. Ama bu yıl biraz daha rahattık ve öğretmenimizle işbirliği içinde onun bana söylemiş olduğu programa uyarak başarılı, dolu dolu bir yıl geçirdik.Bu yıl, yani  önümüzdeki eğitim-öğretim döneminde ikinci sınıfa geçmesi gereken ikizlerim üçüncü sınıfa geçtiler. Hep kendilerinden yaşça büyük olan çocuklarla rekabet halinde olacaklar okul hayatları boyunca. Onlardan daha fazla çalışmaları gerekecek ama işin üzücü yanı bu durumun farkında bile olmamaları.Çünkü oyun oynamaya daha fazla zaman ayırmak istiyorlar ve bende buna müsaade etmediğim için ''Kötü Anne'' oluyorum malesef. Ama ben kötü olmaya razıyım yeter ki onlar kötü duruma düşmesinler. Çok yoruluyorum , çok üzülüyorum bazen bu sisteme ve bu sistemi getiren milli eğitime söylenip duruyorum...  Ama çare, çaresizlik sadece.Daha dolu bir program daha yoğun bir çalışma, daha fazla çalışma...Kısacası, oyun zevklerimizi sınırlayıp güzel bir plan ve programla dolu dolu bir yaz tatili geçirmeliyiz. bunu nasıl başaracağım bilmiyorum. Çok zor olacak bence.. Peki ya sizce? Siz  ne düşünüyorsunuz? Kötü Anne olmaya devam mı, yoksa tamam mı?

8 Haziran 2014 Pazar

Hayal




    Kalın gövdeli, uzun ve yaşlı ağaçların koyu ve serin gölgeliğine kurulmuş bir hamağa uzansam, yanı başımda, dışı buğulanmış, ağzına beyaz dantel bir örtü örtülmüş bir sürahide, içine limon kabuklan rendelenmiş limonata olsa, ağaçların bittiği yerde, iri taneleri güneş ışıklarıyla bal rengine dönmüş üzüm salkımları taşıyan bir bağ uzansa. Bir guguk kuşu ötse arada bir. Başucumdaki tahta sehpanın üzerine Pardayanlar’ı dizsem, Arşen Lüpen’leri, Nat Pinkerton’ları, Jules Verne’in romanlarını. Michel Strogof’un sayfalarını karıştırsam. Kimse bana bir şey sormasa. Ben kimseye bir şey söylemesem. Gömleğim pantolonumdan taşsa. Rahip Mure’nin Günahları’nı, Adsız Köşk’ü, San Marko’nun Körü’nü okusam yeniden. Hafif hafif sallanarak, uykuyla uyanıklık arasındaki o hülyalı boşlukta dolaşsam. Günahları özlemesem, çılgınlıkları, öfkeleri, kavgaları unutsam. Annem, ağaçların arasından sessizce gelip bana baksa, ben yarı kapalı gözlerimin arasından, onu görmekten memnun bakıp sanki onu görmemişim gibi yapsam, annem limonata sürahisinin üstündeki dantel örtüyü düzeltse. Kimse ağlamasa, kimse acı çekmese. Vücudum, kendinden ve sessizliğinden memnun, göğsündeki telaştan kurtulmuş eski bir ağaç gibi yatsa. Hiçbir şey düşünmesem. Gerçekleşmesi asla mümkün olmayan hayallere bıraksam kendimi. Monte Kristo’yı okusam sonra, Uç Silahşörler’i. Biraz kestirsem, şapkaları tüylü şövalyeler, şatolar, unutulmuş bahçeler görsem rüyamda. Geçmişi özlemesem, geleceği merak etmesem, kendimi serin yaprak kokularına, güneşle ağırlaşan üzüm salkımlarına bıraksam. Dalların hışırtısını duysam yalnızca. Uzaklarda bir adam eğilip kalkarak topladığı üzümleri sepetine doldursa. Sürahiden yanımdaki bardağa limonata doldurup içsem. Pazartesi Hikâyeleri’nin sararmış kâğıt kokan sahifelerini karıştırsam, sahaflardan alınmış kitabın satırları arasında benden önceki sahibinin çizdiği çizgileri görüp onun nasıl bir insan olduğunu altını çizdiği cümlelerden anlamaya çalışsam.Hamaktan inip ağaçlara tırmanmayı geçirsem aklımdan, o ağaçlara tırmanırken duyulan sevinci hatırlasam bir daha. Bir sincap tedirgin kuyruğu, meraklı gözleriyle atlasa dallardan.
Kimse için üzülmesem, kimse benim için üzülmese. Hamağın içinde usul usul sallansam. Eşkiya Ininde’yi, Paris’in Esrarı’nı okusam. 


Unutsam başka insanları, ayrılsam onlardan, nasıl yaşadıklarını ve nasıl öldüklerini merak etmesem. Guguk kuşunun guguklarını saysam. Kapaklan solmuş o eski kitapların içine dalsam. Savaşlar, ölümler, ihanetler, kederler yalnızca kitapların içinde olsa, hayat kitapların arkasına çekilse.Kimse bana bir şey sormasa. Ben kimseye bir şey söylemesem. Kalın gövdeli, uzun ve yaşlı ağaçların gölgesinde, unutulmuş eski bir ağaç gibi yatsam, ağaçların bittiği yerde bal rengi üzüm salkımlarıyla güneşli bir bağ uzansa. Başucumda bir sürahi limonata, bir yığın eski kitap olsa. Annem arada bir gelip ne yapıyorum diye baksa bana. Usul usul sallansam hamakta.Sessiz, serin. Ve uyusam orada.

Ahmet Altan/ Karanlıkta Sabah Kuşları Syf:89-90-91